Vakıf Medeniyeti Perspektifinden Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u Ayasofya’da Ele Alındı

Vakıf Medeniyeti Çerçevesinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u

FSMVÜ Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezinin Ayasofya Konferansları çerçevesinde düzenlediği Doç. Dr. Eyüp Sabri KALA’nın “Vakıf Medeniyeti Çerçevesinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u” başlıklı programı FSMVÜ Ayasofya yerleşkesinde gerçekleştirildi.

Açılış Konuşması

Programın açılış konuşmasında FSMVÜ rektör yardımcısı Prof. Dr. Turan GÖKÇE, İstanbul’un fethinden sonra şehrin yeniden imarı ve kimlik kazanma sürecinde Fatih Sultan Mehmet Han tarafından tesis edilen vakıfların belirleyici rolüne dikkat çekti. Konuşmasında, İstanbul’un yalnızca askerî bir fetih süreciyle değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve kültürel kurumlar aracılığıyla yeniden inşa edildiğini vurguladı.

Bu çerçevede Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesiyle özdeşleşmiş olan ve Osmanlı şehir anlayışını özetleyen Fatih’in  “Hüner bir şehr bünyâd eylemektir/Re‘âyâ kalbin âbâd eylemektir” beytine atıfta bulundu. GÖKÇE “söz konusu beyit, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fetheden bir hükümdar olmanın ötesinde, asıl başarının halkın gönlünü kazanmak ve şehri maddi ve manevi açıdan mamur hâle getirmek olduğu yönündeki yaklaşımını ortaya koymaktadır” dedi.

Prof. Dr. GÖKÇE, Fatih Sultan Mehmet’in kanunnamelerinde “atam ve dedem kanunları” ifadesini kullanmasının, önceki Türk-İslam devlet geleneğinin yazılı hâle getirilerek sistematik biçimde yeniden düzenlendiğini gösterdiğini belirtti.  Bu bağlamda, Bursa, Edirne ve diğer Anadolu şehirlerinin Fatih’in selefleri tarafından Türk-İslam şehri kimliğiyle nasıl imar edildiyse, İstanbul’un da aynı anlayışla yeniden yapılandırıldığını dile getirdi. Fatih Vakfiyesi’nin, İstanbul’un mimari, sosyal ve ekonomik kurumlar bakımından ne biçimde şekillendirildiğini gösteren temel bir yazılı belge niteliğinde olduğunu vurguladı.

Doç. Dr. Eyüp Sabri Kala’nın Konuşması

Doç. Dr. Eyüp Sabri KALA konuşmasına, vakıf medeniyetinin tarihsel süreç içinde ele alınmasının zorunluluğuna dikkat çekerek başladı. Sunumunda Otrar şehrinin harap hâlini gösteren bir görsel üzerinden, medeniyetin bir varlık inşası olduğunu; buna karşılık yıkımın ve yokluğun da tarihsel bir olgu olarak karşımızda durduğunu ifade etti.

KALA, günümüzde Kars Havalimanı’na adını veren Ebu’l Hasan el-Harakanî örneği üzerinden Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde manevi önderlerin rolüne dikkat çekti. Çağrı Bey’in Anadolu seferine el-Harakanî’nin de katılmasını, siyasi güç ile manevi gücün birlikte hareket etmesinin sembolik bir göstergesi olarak değerlendirdi ve El-Harakanî’nin Kars’a yerleşmesiyle Anadolu’da ilk kalıcı manevi yerleşimlerin başladığını belirtti.

Fethedilen toprakların Türk-İslam şehri kimliğine kavuşturulabilmesi için yalnızca askerî gücün yeterli olmadığını, bu sürecin “gönül erleri” olarak adlandırılan manevi aktörlerle mümkün olduğunu ifade etti. Askerî ve siyasi otoritenin sermaye gücüne sahip olduğunu, buna karşılık dervişlerin manevi otoriteyi temsil ettiğini; bu iki gücün kurumsal düzeyde bir araya gelmesinin vakıf müessesesi aracılığıyla gerçekleştiğini belirtti.

KALA sözlerine şöyle devam etti: “Bu dönemde vakıfların kuruluş sürecinde, başlarında genellikle Anadolu erenlerinden bir derviş bulunmaktadır. Ancak ekonomik kaynakların devlet tarafından tahsis edilmektedir. Devlet arsa, bina, köy gelirleri ve ticari tesisleri vakıflara bağlayarak sürdürülebilir bir mali yapı oluşturmaktadır. Böylece vakıflar, yalnızca dini yapılar değil; bunun yanında medreseler, darüşşifalar, ticari alanlar ve sosyal kurumlar da inşa ederek şehirlerin imarında merkezi bir rol üstlenmiştir”.

Vakıf sisteminin bu şekilde Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar kesintisiz biçimde devam ettiği dile getiren KALA, Türklerin Anadolu’daki ilk cami ve vakıf eserlerinin Ani’de inşa edildiği ifade etti. Bu caminin minaresinde yer alan besmelenin Anadolu’daki ilk besmele olduğunu vurguladı.

Anadolu’daki ilk beyliklerin, Alparslan’ın komutanlarının isimleriyle anıldığını; Saltuklular, Mengücekliler, Danişmentliler ve Artuklular gibi siyasi oluşumların, Anadolu erenlerini bölgeye davet ederek vakıflar kurduklarını ve yerleşim alanlarını İslamlaştırıp imar ettiklerini belirtti.  KALA’ya göre bu beylikler, halk nezdinde kabul görebilmek için dönemin en nitelikli mimari eserlerini inşa etmişlerdir.

Vakıf merkezli şehirleşme modelini açıklayan KALA, merkezde bir vakıf tesisinin bulunduğunu ve şehrin bu merkezin etrafında geliştiğini dile getirdi. Üsküp ve Bursa örneği üzerinden bu modelin coğrafyalar arasında benzerlik gösterdiğini ifade etti. Ona göre bilmeyen birisine Bursa diye Üsküp fotoğrafı gösterilse benzer şekilde imar edildiklerinden kişi buna inanabilir.

Ahmet Yesevî’nin zaviyeleri üzerinden Türkistan’dan Balkanlar’a uzanan bir manevi ve ticari ağ kurulduğunu, bu ağın vakıflar ve tekkeler aracılığıyla sürdürüldüğünü ifade etti. Bu sistemin yalnızca Yesevîlik’e özgü olmadığını, diğer tarikatların da benzer yapılar oluşturarak birbirlerini tamamladıklarını  dile getirdi.

13. yüzyılda Moğol istilalarının Otrar’dan başlayarak Ahlat’a kadar uzanan büyük bir medeniyet yıkımına yol açtığını; tarih, medeniyet ve vakıf kavramlarının bu bağlamda birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan KALA, Moğol sonrası dönemde ortaya çıkan Ahi teşkilatı ve Mevlana’nın farklı mücadele yöntemleri ele aldığını, Ahilerin ekonomik ve mesleki yapıyı, Mevlana’nın ise manevi dönüşümü temsil ettiğini ifade etti.

Eyüp Sabri KALA, Osmanlı devlet aklının, sermaye gücü ile manevi gücü nasıl bir araya getirdiğini Çelebi Mehmet örneği üzerinden anlattı. Anne tarafından Mevlana’ya ve baba tarafından Şeyh Edebali’ye bağlanan Mehmet Çelebi’de bu iki çizginin birleştiğini belirtti. Osmanlı’nın kuruluş ve fetih süreçlerinde vakıf modelinin tekrarlandığını  Gelibolu örneği ile açıklayan KALA, Süleyman Paşa’nın Gelibolu’yu alır almaz vakıflar kurarak bu bölgeyi mamur hale getirmek için çalışmalar yürüttünü anlattı.

Cengiz Han ile Fatih Sultan Mehmet’i karşılaştırarak kalıcı medeniyet inşasının ancak vakıf ve imar faaliyetleriyle mümkün olduğunu vurgulayan KALA, sözlerine şöyle devam etti: “Cengiz Han’ın büyük bir komutandır, fakat kalıcı bir medeniyet kurmakta başarı sağlayamamıştır. Buna karşın Fatih’e göre,  vakfiyesinde kendisinin de belirttiği üzere, hüner bir yeri fethetmek değildir; fethedilen o yeri imar edip mamur hale getirerek halkın kalbini kazanmaktır”.

Fatih Sultan Mehmet Döneminde İstanbul’un Yapılandırılması

Fatih Sultan Mehmet’in fetih sonrası İstanbul’u yeniden yapılandırmak için başlattığı çalışmaları anlatan KALA, Fatih’in beyler, paşalar ve ulema aracılığıyla vakıflar etrafında mahalleler kurdurduğunu; fetihten sonra 18 yıl gibi kısa bir süre sonra çok sayıda kilise ve manastırın cami, mescit ve hankâha dönüştürüldüğünü, bununla beraber ticari hayatın canlandırılması amacıyla meslek sahiplerinin de şehre yerleştirildiğini ifade etdi.

Suriçi diye de bilinen Nefs-i İstanbul’da 12 nahiye ve bunlara bağlı 185 mahallenin kurulduğunu; bu yapılanmanın Roma dönemindeki 14 bölgelik idari yapıdan farklı olarak yeniden kurgulandığını aktardı. Nahiye ve mahalle isimlerinin büyük ölçüde fethe katılan askerlerin, dini ve ilmi zümrenin önde gelenlerinin isimlerini taşıdığını hatırlattı. Mahalle isimlerinde tarihi devamlılığın önemine dikkat çekerek bu isimlerin günümüzde değiştirilmeden muhafaza edilmesi gerektiğini dile getirdi.

Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu vakıflar arasında Eyüp Sultan Vakfı ile Fatih Külliyesi ve Ayasofya’yı kapsayan büyük vakıf yapısının bulunduğunu; Ayasofya’nın müstakil bir vakıf değil, Fatih Vakfı’nın bir parçası olduğunu açıkladı. Fatih’in vakfiyesinde dile getirdiği gibi İslam hukuku çerçevesinde, savaşla fethedilen şehirlerdeki yapıların tasarruf yetkisinin devlet başkanına ait olduğunu ve Fatih Sultan Mehmet’in bu yetkiyi vakıf yoluyla kullandığını ifade etti.

KALA, Sahn-ı Seman medreselerinin durumuna da dikkat çekerek bunların Fatih Külliyesi bünyesinde yükseköğretim düzeyinde eğitim veren kurumsal yapılar olduğunu; daha alt kademedeki tetimme medreseleriyle birlikte kapsamlı bir eğitim sistemi oluşturduğunu belirti. Fatih külliyesinin sadece cami ve medreseden ibaret olmadığını külliye bünyesinde ayrıca darüşşifa, imarethane ve kervansaray gibi sosyal kurumların da yer aldığı dile getirdi..

Fatih vakıflarının giderlerinin karşılanması için Kapalıçarşı başta olmak üzere binlerce dükkânın vakfedildiğini; bu yapıların hem vakfa gelir sağladığını hem de şehrin ticari canlılığını desteklediğini vurgulayan KALA, büyük vakıfların yanı sıra mahalle ölçeğinde daha küçük vakıfların da kurularak sistemin desteklendiğini belirtti

Kapanış

Programın sonunda Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat ŞİMŞEK, Doç. Dr. Eyüp Sabri KALA’ya katkılarından dolayı teşekkür ederek kendisine teşekkür belgesi takdim etti.