Hz. Mevlâna ve Dergâhı Konferansında Mevlevîlik, Mesnevî ve Kubbe-i Hadra Ele Alındı

Hz. Mevlâna ve Dergâhı Konferansı

FSMVÜ Ayasofya Vakıf Konferansları serisi kapsamında Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Çipan, Hz. Mevlâna’nın vefatının 752. yıldönümü münasebetiyle “Hz. Mevlâna ve Dergâhı” başlıklı bir konferans gerçekleştirdi. Programda Mevlâna’nın şahsiyeti, düşünce dünyası, Mevlevîlik kurumu ve Konya Mevlevî Dergâhı tarihsel, kültürel ve estetik boyutlarıyla ele alındı.

Konuşmasına, Halepli bir hattat tarafından müsenna üslubunda yazılmış bir besmeleyi katılımcılara göstererek başlayan Mustafa Çipan, sözlerine  Mevlana’nın “Kim bizi iyilikle anarsa, dünyada adı iyilikle anılsın” beytiyle giriş yaptı ve “Biz güzel analım ki biz de güzel anılalım. Nâbî’nin de bir beytinde ifade ettiği gibi kulağın gıdası güzel söylenmiş cümleler, gözün gıdası ise güzelliktir” dedi.

Mevlâna’nın Konya’yı yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda zaman ve mekânı aşan manevî bir merkez hâline getirdiğini ifade eden Çipan, Mevlâna’nın insanı merkeze alan düşüncesine değindi ve iyilikle anılmanın hem bireysel hem de toplumsal hafızadaki önemine dikkat çekti.

Konuşmada Mevlâna’nın estetik algısının ve sözün güzelliğine verdiği değerin altı çizilerek, işitme ve görme duyularının ilahî hikmetle ilişkilendirildiği ifade edildi. Bu bağlamda Mevlâna’nın düşüncesinin, insanın manevî olgunluğa erişme sürecinde temel bir rehber olduğu vurgulandı.

 

Mevlâna ve Mevlevilik

Konferansın bu bölümünde Mevlâna Dergâhı’na ait eski ve yeni fotoğraflar sunum eşliğinde katılımcılarla paylaşıldı. Mevlâna’nın ailesi, doğduğu coğrafya ve Konya’ya yerleşme süreci tarihsel bağlam içinde ele alındı. Konya’nın Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapmasının yanı sıra, Mevlâna ile birlikte derin bir manevî kimlik kazandığı ifade edildi. Çipan’a göre Mevlâna ve Dergâhı, yalnızca Konya’yı değil, tüm Anadolu’yu etkileyen ve dönüştüren başat merkezlerden biri olmuştur.

Mevlâna’nın Kur’ân ve Hz. Peygamber merkezli düşünce dünyası, Hasan Âlî Yücel’in tercümesiyle aktarılan

Can tende var oldukça, kulum Kur’ân’a,

Yol toprağıyım Peygamber-i Zîşân’a.

Hakkımda bunun zıddına söz etse biri,

Vay bu söze, vay böyle diyen insâna.

rubaisi üzerinden değerlendirildi. Mevlâna’nın tasavvufî anlayışının, şiir yoluyla derin bir manevî sistem hâline geldiği; onun hem bir âlim hem de büyük bir mutasavvıf olarak Türk-İslâm düşünce tarihindeki yerinin müstesna olduğu ifade edildi.

 

Bu çerçevede Mevlevîliğin, Mevlâna’nın vefatından sonra oğlu ve torunları tarafından kurumsallaştırıldığı; 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar Osmanlı coğrafyasında yaygın bir şekilde varlığını sürdürdüğü belirtildi. Konya Mevlevîhânesi’nin âsitâne konumunda olduğu, Afyonkarahisar ve Kütahya dergâhlarının da aileden gelen postnişinler nedeniyle tarihsel önem taşıdığı vurgulandı.

 

Mevlevîlerin toplumsal hayattaki duruşları, edep, zarafet ve estetik anlayışlarıyla birlikte ele alındı. Bu bağlamda Prof. Dr. Annemarie Schimmel’in “Batıda hiçbir mutasavvıf, Mevlâna kadar şöhret kazanmamıştır. Edebiyat tarihinde de onun kadar sevilen bir sûfî şair yoktur. Sözleri binlerce, ama binlerce mutasavvıfın hayat ve eserlerinde yankı bulmuş; şiirleri ayrı ayrı dillere çevrilip sayısız insana tesellî vermiştir” sözleri hatırlatılarak buna benzer şekilde  Hilmi Ziya Ülken’in “Anadolu’da kurulmaya başlanan yeni kültürümüzün unsurları arasında büyük bir kaynaşma ve birleşme temin eden derin bir ruh ve hamle adamıdır” dediği vurgulandı ve Mevlâna’nın hem Doğu hem Batı dünyasında derin bir etki uyandırdığı ifade edildi.

Mesnevî-i Manevî

Konferansta Mevlâna’nın başyapıtı olan Mesnevî-i Manevî’nin tarihsel ve kültürel önemi üzerinde duruldu. Çipan, Mesnevî’nin Mevlâna tarafından bir rehber olarak görüldüğünü, bunu “Bizden sonra Mesnevî önderlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecektir” sözüyle dile getirdiğini anlattı. Ayrıca Ahmet Cevdet Paşa ve Yahya Kemal’in Mesnevi hakkındaki değerlendirmeleri üzerinden eserin Osmanlı toplumundaki merkezi rolünü aktardı ve Mesnevî’nin her dönemin diliyle konuşan evrensel bir metin olduğu vurgulandı.

Mevlâna Güzellik ve Sanat

Programda Mevlâna’nın güzellik ve sanat anlayışı da ele alındı. Türk-İslâm düşüncesinde güzelliğin ilahî boyutuna dikkat çekilerek, Mevlâna’nın Divân-ı Kebîr ve Mesnevî’de sanatı ahlâk, ehliyet ve manevî temizlikle ilişkilendirdiği ifade edildi. Sanatın, Mevlâna’nın kriterleri çerçevesinde ancak erdemli, kerem sahibi ve ehil kişilerden öğrenilmesi gerektiği vurgulandı.

Mevlevilik ve Edep

Mevlevîliğin temelinde edep anlayışının yer aldığına işaret eden Çipan, bu anlayışın Kur’ân ve sünnet temelli olduğunu ifade etti. Mevlâna’nın “edep” kavramını insanı kemale erdiren temel bir ilke olarak gördüğü belirtildi.

Mevlevilik ve Sema

Semâ’nın Mevlevîlikteki merkezi konumu ele alınarak, semânın akıl, kalp ve estetik duyarlılığa hitap eden çok katmanlı bir ibadet ve sanat formu olduğu ifade edildi. “Karşımda kandillerin titrek ışığında dönen, değişen, süzülen, âdetâ maddî varlıklarından ayrılan bu insanlar gerçekten aşk şehitleri olmuşlardı ve gerçekten musaffâ ruh hâlinde iki yana açık kolları ve rızâ ile bükülmüş boyunları ile döne döne semâvâta çıkıyorlardı” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın semâ ve Mevlevîlik hakkındaki değerlendirmelerine yer verilerek, bu geleneğin Osmanlı kültürü içerisindeki belirleyici rolü vurgulandı.

Mevlanâ’nın Vuslatı: Şeb-i Arûs

Mevlâna’nın vefatının “Şeb-i Arûs” olarak adlandırılmasının yanısıra Âşıkâne Bakış, Visâl-i Mahbûb,  Nûr gibi farklı isimlerle anıldığı özellikle Şeb-i Arûs tabirinin anlamından hareketle Mevlâna’nın ölümü bir ayrılık değil, vuslat olarak değerlendirdiği ifade edildi. Mevlâna’nın kendi sözleriyle, hakikî makamının âriflerin gönüllerinde olduğu vurgulandı.

Türbenin Teşekkülü ve Kubbe-i Hadra

Mustafa Çipan, konuşmanın son bölümünde Âsitâne, Dergah-ı Mevlana, Kâbetü’l-Uşşâk gibi isimlerle de anılan Konya Mevlevihanesinin teşekkülü ve mimari özellikleri hakkında bilgi verdi.

Dergahın  Dervişan, Çelebiyan, Hamûşân ve Küstehan olmak üzere.dört kapısı bulunduğunu dile getiren Çipan, Küstehan kapısından kurallara uymayan dervişlerin ayakkabılarının ters çevrilerek uğurlandığını, Hamuşan kapısından ise vefat edenlerin çıkarıldığını ayrıca kapıların üzerinde çeşitli padişahların tuğra ve yazdırdıkları kitabelerin  bulunduğunu dile getirdi.  Bundan başka şadırvanda da eşine pek rastlanmayan bir kitabe örneği bulunmaktadır. Bu kitabede şadırvanı yaptıran Yavuz Sultan Selim ile tamir ettiren Sultan III. Mehmed ve Sultan Abdülaziz’in farklı zamanlarda yazılan kitabeleri birarada bulunmaktadır.

Dergahın ardından türbenin yapımı ve birçok yerinde bulunan ayetler ile çeşitli beyit ve tarih düşürmelerden bahseden Çipan, bunların yazıldığı hatlara ve özellikle müsenna şekilde yazılmalarına dikkat çekti. Bir levhaya tarih düşürülmesi örneğinin de ilk ve tek örneğinin bu türbede bulunduğunu dile getirdi.

Mevlana’nın sandukası üzerine örtülen Sultan III. Selim tarafından yaptırılan puşidenin bugün elimizde olduğunu söyleyen Çipan, II. Abdülhamit’in yaptırdığı puşidede ise her tarafında çeşitli sure ve ayetler yazılmış olmasına rağmen ayak uçunda ayet bulunmadığına dikkat çekti. Ayrıca Çipan’a göre II. Abdülhamid’in yaptırdığı puşideye kendi tuğrasını değil III. Selim’in tuğrasını yazdırması güzel bir vefa örneği göstergesidir.

Çipan, türbenin doğu cephesinde yer alan bir kabirdeki üzeri helezon şekilde yazılmış mezar taşını sunuya yansıtarak bunun bir örneğinin daha görülmediğini dile getirdi.

Programın sonunda FSMÜ rektör yardımcısı Prof. Dr. Turan Gökçe Mustafa Çipan’a bir teşekkür belgesi takdim etti.