Ayasofya Medresesi’nin Tarihi ve İlmi Rolü Dr. Said Nohut’un Sunumunda Ele Alındı

FSMVÜ Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma merkezi tarafından düzenlenen Ayasofya Tez Sunumları serisinin nisan ayı konuğu Sayın Dr. Said NOHUT, “Ayasofya-i Kebîr Medresesi (15-19. yüzyıllar)” başlıklı tez sunumunu gerçekleştirdi.

Ayasofya Medresesi’nin Tez Konusu Olarak Seçilmesi

Ayasofya Medresesi’ni neden doktora tezi konusu olarak seçtiğini anlatarak sözlerine başlayan Dr. Said NOHUT, Ayasofya Medresesi hakkında litaratürde yeterli çalışma bulunmadığından hareketle, danışman hocası Sn. Prof. Dr. Abdülkadir ÖZCAN’ın teklif ve teşvikiyle yola çıktığını ve bir anlamda çalışmasının mimarının Sn. ÖZCAN olduğunu belirtti. Medrese hakkındaki literatürdeki mevcut sınırlı ve dağınık bilgilerden başlayarak, özellikle Tarik defterleri başta olmak üzere arşiv belgeleri ve biyografi türündeki eserlerden istifade ederek yoğun ve titiz bir çalışma süreci neticesinde tezin ortaya çıktığını dile getirdi.

Ayasofya Medresesi’nin Ortaya Çıkışı ve Geçirdiği Süreçler

Fatih’in İstanbul’u feth ettikten sonra derhal eğitim öğretim faaliyetlerine başladığını, bunun için müstakil medreseler inşa edilene kadar bazı papaz odalarının kullanıldığını hatırlatan Dr. Said NOHUT, Ayasofya Medresesi’nin fetih sonrası yapılan ilk müstakil medrese olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’un fethinden bir süre sonra bizzat Fatih Sultan Mehmed tarafından Ayasofya Camii’nin kuzeybatı tarafında yaptırılan bu medrese, kuruluşundan XIX. yüzyıl sonlarına kadar yüksek dereceli medrese statüsüne sahip olup, hem burada ders veren müderrislerin hem de öğrenim gören talebelerin kariyer hikâyelerinde önemli bir mekân olarak hizmet vermiştir”.

Dr. Said NOHUT, tarihî süreçte bahse konu medresenin adeta Ayasofya Camii’nin gölgesinde kalmış bir yapı özelliği gösterdiğini, medresenin, müderrislerin, talebelerin, okutulan kitapların ve kurumun ihtiyaçlarının karşılanması için görevlendirilen çalışanların tespit edilip litaratüre kazandırılmasının önemine değindi. Özellikle müderrislerin tespit edilmesinin onların kariyer hikâyelerinin oluşturulmasındaki ehemmiyetine vurgu yaptı.

Ayasfoya medresesinin ilk müderrisi Molla Hüsrev’in 1459’da ders vermeye başladığını 1462 yılına kadar eğitime devam ettiğini söyledi. Fatih’in talebi üzerine Osmanlı ülkesine gelen Ali Kuşçu’nun da bu medresede ders veren ünlü şahsiyetlerden birisi olduğunu ekledi. Ayasofya Medresesi’nin muhtemelen Fatih külliyesindeki Sahn-ı Seman medreseleri açılınca oraya ilgiyi artırmak için bir müddet kapalı kaldığını, II. Bayezid zamanında medrese mimarisinde az rastlanan şekilde ikinci bir kat eklenerek yeniden hizmete açıldığını dile getirdi.

Dr. NOHUT’un araştırmalarında 17. yüzyılda İstanbul’u ziyaret eden batılı seyyahların çizimlerinde medrese binasının yer almadığını, fakat arşiv kayıtları, tamirat belgeleri ve talebelere verilen yardım listelerinden anlaşıldığına göre medresenin bu yüzyılda da işlevine devam ettiğinin görüldüğünü ifade etti.

Dr. Said NOHUT sözlerine şöyle devam etti: “İstanbul’da  asayişin bozulduğu sıralarda İstanbul medreselerindeki nüfus ve asayişe yönelik hazırlanan ait 20 Ocak 1792 tarihli bir defterde medreselerde kimlerin kaldığı, kaçının talebe, kaçının misafir olduğu, kalanların hangi referanslarla kaldığının araştırılması yönündeki kayıtlarda Ayasofya-i Kebir Medresesi’ne dahil bir de Sâniye-i Ayasofya-i Kebir Medresesi’nin mevcut olduğu yer almaktadır. Bu bilgi daha önce bazı çalışmalarda da nazara verilmişti. Ancak araştırmamızda yer alan müderrislerin bazılarının 1792’den birkaç sene önce de Sâniye-i Ayasofya-i Kebir Medresesi’ne tayinine rastlamamız bu ikinci kısmın bilinen tarihten biraz daha önce -en azından yeni bir kayıt bulunana kadar- tesis edildiği bilgisine ulaşmamızı sağladı. Bu aynı zamanda müderrislerin kariyer hareketlerinin izlenmesinin müessese tarihine olan katkısını da bize gösterdi.

1869 yılında, Ayasofya Medresesi yıktırılmıştır. Bunun temel gerekçesi olarak medresenin Ayasofya Camii’nin cephesini kapatması gösterilmiştir. Öğrenime devam eden taleber ise farklı medreselere dağıtılmıştır.

Bir cümleyle özetlersek son dönem fotoğraflarında görülen Ayasofya Medresesi Fatih’in yaptırdığı değil II. Bayezid zamanında bir kat ilave edildikten sonra 1869 yılında yıkılan ve 1873 yılında yeniden yapılan medresedir. Günümüzdeki fizikî hali ise son dönem fotoğraflarında görülen şekline uygunluk gösterir”.

Ayasofya Medresesi’nin geçirdiği süreçleri açıklamaya devam eden Dr. Said NOHUT, Sultan Abdülmecid devri Ayasofya Camii ve müştemilâtında önceki yıllara göre tâmir ve bakım çalışmalarında bir yoğunluk bulunduğunu söyledi. Sözkonusu tâmîrata ait masrafların bazen Ayasofya-i Kebir Vakfı’nın bütçesini aşacak dereceye kadar yükseldiğini dile getirdi.

Sultan Abdülaziz dönemi ise daha çok Ayasofya-i Kebir Medresesi’nin imâr faaliyetleri kapsamında yıktırılarak tekrar yaptırılmasıyla öne çıktığını aktardı ve “1934 senesinde Ayasofya müzeye dönüştürüldükten sonra 1936 yılında medrese binası, eski eser olmadığı ve Ayasofya’nın görünümünü bozduğu gerekçesiyle yıktırıldı. 2022 yılında ise tekrar yapılarak FSMVÜ kullanımına verildi ve doksan yıla yakın süren bir sessizlik bozuldu” diyerek binanın son dönemde geçirdiği süreci özetledi.

Ayasofya Medresesi’nin Statüsü, Müderris, Talebe ve Görevlileri

Ayasofya Medresesi’nin Osmanlı Medreseleri arasındaki statüsüne de değinen Dr. Nohut: "Ayasofya Medresesi’nin başlangıçta Sahn-ı Seman seviyesinde (Ellili); 16. yüzyılın ortalarından itibaren Sahn’ın da üstünde (Altmışlı) olduğu ve Sahn’dan terfi edenlerin buraya geldiği literatürdeki neredeyse tek bilgi idi. Peki XVI. yüzyılda Süleymaniye medreseleriyle değişip genişleyen ve Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam medrese dereceleri arasında Ayasofya Medresesi nereye tekabül ediyordu? Müderris kariyerleri üzerinden çoğunlukla on iki dereceli medrese sisteminin üst derecelerinde yer alan Musıla-i Süleymaniye ve Hamise-i Süleymaniye olduğunu görmüş olduk. Yani Ayasofya Medresesi, Süleymaniye Medresesi'ne giden yoldaki prestijli bir duraktı. Bu da kurumun ilmî niteliğini açık şekilde ortaya koymaktadır" şeklindeki tespitlerini aktardı.

Ayasofya Medresesi’nin müderris, talebe ve görevlileri hakkında da bilgi veren Dr. Said NOHUT, “Ayasofya medresenin ayrı bir vakfiyesi olmadığından görevlilerin meslek dağılımları, sayıları ve ne kadar ücret aldıkları bilgisine ulaşamıyoruz. Fakat üst düzey bir medrese olması hasebiyle benzer statüdeki medreselerle karşılaştırabiliyoruz. Fatih vakfiyesinde Sahn-ı Seman’dan bahsedilirken bilvesile Ayasofya Medresesi aynı statüde olarak zikredilir. Sahn-ı Seman gibi Ayasofya Medresesi de ellili medrese statüsündedir. Fakat 16. yüzyılda Ayasofya Medresesi altmışlı medrese statüsünde görülmektedir” dedikten sonra sözlerine devam ederek müfredat konusuna değindi:

“Medreselerde ayrı bir müfredat olmayıp o devrin revaçta olan ve müderrislerin tercih ettiği kitaplar okutulmaktadır. Medresenin bânisi tarafından belirlenen eserler olabilirdi. Ancak ilmî bir teamül olarak müderrislerin tespit ettiği ve ders adlarının değil muhtelif ilim sahalarında okutulan kitapların merkezde olduğu bir sistem mevcuttu. Müderris ihtisas sahibi olduğu alandaki meşhur bir eseri ya da kendi telifini okutabilirdi. Ayasofya’nın bazı müderrislerinin biyografilerinde verilen ihtisas alanları, telif ettikleri eserlerin sahaları ve özellikle Ayasofya Medresesi’ndeki telifleri ile Ayasofya Medresesi’nde yapılan istinsahlardan bu konuda bir fikir yürütmeye çalıştık.”

Dr. Said NOHUT’un tespitlerine göre Ayasofya-i Kebir Medresesi’nde görev yapan müderrislerden yaklaşık iki yüz kişi çeşitli kaynaklardan tespit edilebilmiştir. Bunların çoğu daha önce Sahn-ı Seman medreselerinde görev almış ardından daha üst düzey bir medrese olarak Ayasofya Medresesi’ne gelmişlerdir. Müderrisler bölgesel ve sosyal tabanlarına göre de incelendiğinde Anadolu çoğunlukta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin farklı coğrafyalarından geldikleri ve fırsat eşitliği çerçevesinde bu medresede vazife aldıkları anlaşılmıştır. Çeşitli zamanlarda medresede öğrenim gören talebelerin sayısını da araştıran Dr. Said NOHUT, başlangıçta 15 talebe bulunan medresede daha sonraki yüzyıllarda talebe sayısının arttığını ifade etti. 1792 tarihli tahrir defterinde 102 talebe, 1869 yılında 198 talebe, 1886 yılında 133 talebe bulunduğunu, bunların genellikle Anadolu, Rumeli ve İstanbul’dan gelen öğrenciler olduğunu, kayıtlara göre Orta Asya’dan gelen talebe de bulunduğunu dile getirdi.

Medresede çalışanlar hakkında da konuşan Dr. Said NOHUT, bir medresenin işlevine devam edebilmesi için müderris ve talebe dışında başka görevlilerin de bulunması gerektiğini ifade etti. Bazı muhasebe kayıtları ışığında XVI. yüzyılın sonlarına kadar Ayasofya-i Kebir Medresesi’nde hizmet personeli olarak 1 bevvâb, 2 ferrâş, 1 kennâs-ı helâ, ve 1 sirâcinin görev aldığının tespit edildiğini açıkladı.

Dr. Said NOHUT, “Sonuç olarak araştırmamızda Ayasofya-i Kebir Medresesi, XV. yüzyılın ortalarından XIX. yüzyıl sonuna kadar fizikî yapı, eğitim-öğretim, müderris, personel ve talebe başlıkları üzerinden ele alınarak medresenin Osmanlı eğitim hayatındaki yeri tesbite ve tahlile çalışılmıştır. İzlediğimiz kronoloji ve müderrislerin kariyer hareketleri de bu medresenin XX. asra erişen faal bir medrese olduğunu ortaya koymuştur” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Topantının sonunda Sayın Dr. Said NOHUT’a gerçekleştirdiği sunum için Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından teşekkür belgesi ve hediye takdim edildi.