Fatih Sultan Mehmet Han Vakıfları ve Sahn-ı Seman Medreseleri Paneli Gerçekleştirildi

Fatih Sultan Mehmet Han Vakıfları ve Sahn-ı Seman Medreseleri Paneli

FSMVÜ Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen Fatih Sultan Mehmet Han Vakıfları ve Sahn-ı Seman Medreseleri adlı panel 22 Ocak 2026 Perşembe günü Ayasofya Yerleşkesinde iki oturumda gerçekleştirildi.

Prof. Dr. Nevzat ŞİMŞEK’in Açış Konuşması

Panelin açış konuşmasını gerçekleştiren FSMVÜ Rektörü Prof. Dr. Nevzat ŞİMŞEK, Fatih Külliyesi ve Sahn-ı Seman Medreselerinin, Fatih Sultan Mehmet’in ilmi önceleyen vakıf anlayışının en somut tezahürlerinden biri olduğunu söyledi.

Prof. Dr. ŞİMŞEK, Fatih’in ilim ve hikmet üzerine inşa ettiği külliye ile başlayan ilim yolculuğunun günümüzde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi ile devam etttiğini dile getirdi. FSMVÜ’nin doğrudan Fatih Vakfının manevi ve kurumsal devamı niteliğinde olduğunu, 555 yıllık ilim geleneğini devralarak bu geleneği çağın imkânlarıyla birleştirip geleceğe taşımayı misyon edindiğini ifade etti.

Sahn-ı Seman Medreselerinin Osmanlı bilim dünyasında sistematik düşüncenin, disiplinler arası yaklaşımın ve ilmi devamlılığın kurumsallaştığı başlıca yapılardan biri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. ŞİMŞEK,  Sahn-ı Seman’da yetişen büyük âlimlerin yalnızca kendi çağlarını değil, sonraki yüzyılları da etkilediğini, bilgiyi sadece teorik düzeyde üretmekle kalmayıp aynı zamanda onu toplumla buluşturarak düşünce geleneğinin devamlılığına katkı sunduklarını dile getirdi.

1. Oturum

Prof Dr. Fehamettin BAŞAR başkanlığında düzenlenen ilk oturuma Mevlüt ÇAM, Doç. Dr. Eyüp Sabri KALA ve Prof. Dr. Suphi SAATÇİ konuşmacı olarak katıldı.

Mevlüt ÇAM’ın Konuşması

Birinci oturumun ilk konuşması Mevlüt ÇAM tarafından gerçekleştirildi. Vakıflar genel müdürlüğündeki görevi gereği Fatih vakıfları hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olan Mevlüt ÇAM, konuşmasına başlarken Fatih Sultan Mehmet'in vakfiyesinin sadece bir vakfiye olmayıp bir medeniyet tasavvuru olduğu üzerinde durdu.

ÇAM, geçmişte bir toplumun iIerleyebilmesi için sanayi-i nefise denen mesleklerde başarı kaydetmesi gerektiğini, zaman ilerledikçe bunlara ziraat ve sanayinin de eklendiğini dile getirdi. Medeniyetin gelişmesinin geçmişte vakıflar eliyle vücut bulduğunu söyleyen ÇAM, bunu geçmişte kurulan çeşitli Türk devletlerinin medeniyetlerinde de görmenin mümkün olduğuna dikkat çekti.

Istanbul, Amasya, Edirne gibi şehirlerde vakıf eserlerinin olmadığı düşünüldüğünde geriye bu şehirlerden hiçbir şey kalmayacağını ifade eden ÇAM sözlerine şöyle devam etti: Vakfiyenin girişinde yer alan malumata göre Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul’la ilgili 4 önemli hedefi bulunmaktadır. Bunlar: 

1. Dünyanın neresinde olursa olsun ilim ehli, sanayi ve meslek erbabını İstanbul'da toplamak.

2. Toplanan ilim ehli, sanayi ve meslek erbabının çalışmalarıyla. Istanbul’u yaşanabilir medeni ve modern bir şehir haline getirmek.

3. Istanbul’u bilgi, ilim ve ulemanın merkezi haline getirmek.

4. Böylece aklı rahat, gönlü dingin nesiller meydana getirmek.

Fatih'in beyin göçüne önem veren bir padişah olduğunu hatırlatan Mevlüt ÇAM, onun farklı coğrafyalardan İstanbul’a ilim ehlini davet ederek onlara gerekli çalışma şartlarını sağladığını söyledi. Vakfiyeye göre medresede marifet, hikmet, mühendislik, akli ve nakli ilimler okutulmasının hedeflendiğini, eğitimin sağlıklı şekilde gerçekleştirilmesi için medrese etrafına hocaların ve talebelerin kalabileceği yapılar, yemek yiyebilecekleri alanlar ve hastaladıklarında tedavi görecekleri şifahaneler yapıldığını dile getirdi.

Yine vakfiyeye göre, medresede hocaların aldığı ücretin mütevellinin aldığından daha fazla olduğuna dikkat çeken ÇAM, bunun medreseye ve medresede görev yapan hocalara verilen değerin bir göstergesi olduğunu vurguladı.

Doç. Dr. Eyüp Sabri KALA’nın Konuşması

Panelin ilk oturumunda ikinci sözü alan Doç. Dr. KALA, Sahn-ı Seman Medreseleri ile Fatih Sultan Mehmet vakıf Üniversitesi arasındaki bağa deyindi.

Doç. Dr. KALA, “2008 yılında değiştirilen bir kanunla vakıfların hayır işlerinin devamına olanak sağlandı. Vakıfların vakfiyelerindeki şartları yerine getirmelerine hukuken veya fiilen imkan kalmaması halinde bahse konu şartların değiştirilmesine vakıflar meclisi yetkili kılınmıştır. Özetle. Mesela bir mazbut vakıf var. Vakfiyesinde bu vakfın bir medrese hizmeti var. Fakat hukuken bu medrese eğitiminin devam ettirilmesi mümkün değildir. İşte bu noktada vakıflar meclisi vakfın hayır hizmetine uygun olacak şekilde şartlarını değiştirmeye yetkili kılındı” dedikten sonra Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı ile Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi arasındaki bağın bu noktada sağlandığını dile getirdi.

Bahse konu kanuna uygun olarak vakıflar meclisinin 2009 yılında bir karar alarak her düzeyde eğitim vermek üzere Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinin kurulmasını kararlaştırdığını hatırlatan Doç Dr. KALA,  akabinde Fatih Sultan Mehmet, Hatice Turhan Sultan, Atik Valide Sultan ve Abdülaziz Ağa vakıflarının birleştirilerek FSMVÜ’nin kurulmuş olduğunu, böylece vakıflar meclisinin kararı itibarıyla Fatih’in kurduğu eğitim tesisleriyle günümüzdeki FSMVÜ arasında bir hukuki zincir oluştuğunu ifade ederek buna uygun olarak FSMVÜ logosuna 1471 tarihinin konulması gerektiğini savundu.

Günümüze kadar ulaşan Fatih vakfiyelerinin nüshalarını hatırlatan KALA, bunların ayrı ayrı çalışılmış olduğunu, üzerlerinde topluca çalışılıp aralarında bağ kurularak yorumlanması gerektiğini söyledi. 

Prof. Dr. Suphi SAATÇİ’nin konuşması

Amerika'nın keşfinden önce İstanbul’un Doğu ile Batı arasında dünyanın merkezi konumunda ve stratejik derinliği ile devamlı ön planda olan bir şehir olduğuna dikkat çekerek konuşmasına başlayan Prof. Dr. Suphi SAATÇİ, fetihten önce İstanbul’da çok yoğun bir yerleşim bulunmadığını, mimari durum olarak da aslında şehrin biraz harap ve bakımsız bir halde olduğunu, fetihten sonra İstanbul’da yerleşimin arttığını ve Türk İslam coğrafyasının parlak bir şehri haline geldiğini dile getirdi.

Prof. Dr. SAATÇİ sözlerine şöyle devam etti: Fetihten 17 yıl sonra tamamlanan Fatih Külliyesi, Türk İslam mimarisinin bir şaheseri olarak Müslüman Türk İstanbul’unun mimari kimliğini yansıtmıştır. Vaziyet planı tasarımına egemen olan kesin modüler geometri özelliğine sahip Fatih Külliyesinden sonra Osmanlı mimarlık tarihinde hiçbir zaman bu denli geometriye dayalı ve simetrik kurgulu bir külliye daha inşa edilmemiştir. Külliye İstanbul’un geniş yapılı tepelerinden birine adeta bir taç gibi yerleştirilmiştir.

Prof. Dr. SAATÇİ, Fatih’in külliye için bu bölgeyi seçmesinin sebebinin burada bir egemenlik simgesi inşa ederek şehrin üçüncü kurucusu ve Roma'nın yeni imparatorunun kendisi olduğu mesajını vermek olduğunu ifade etti.

Külliyenin çok geniş bir alanda kurulmuş yapılar topluluğundan meydana geldiğini ve bu yapılar topluluğunun merkezinde de caminin bulunduğuna dikkat çektikten sonra camiinin çeşitli tarihlerde İstanbul'da meydana gelen depremlerden zarar gördüğünü, günümüzdeki son şeklini 1766 depreminden sonra yeniden inşa edilmesiyle aldığını dile getirdi. Fatih Camii’nin ilk mimari şeklini Matrakçı Nasuh'un 1538 tarihli İstanbul minyatüründe ve 16. yüzyılda farklı tarihlerde İstanbul’a gelen Lorichs ve Dillich’in gravürlerinde görmenin mümkün olduğuna deyinen Prof. Dr. SAATÇİ, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde Fatih Camii’nin mimari özelliklerini anlattığını, bu anlatımdaki özelliklerin bahse konu gravürlerdeki görüntüyü desteklediğini ifade etti.

2.  Oturum

Prof. Dr. Feridun EMECEN başkanlığında gerçekleştirilen 2. oturuma Prof. Dr. Mehmet İBŞİRLİ, Prof. Dr. Fahri UNAN, Prof. Dr. Abdurrahman ATÇIL panelist olarak katıldı.

Prof. Dr. Mehmet İBŞİRLİ’nin konuşması

Osmanlı'da önemli kurumlardan birisi olan medreseler üzerine yapılmış çalışmalardan bahseden Prof. Dr. İBŞİRLİ, medreseler üzerine yapılan çalışmaların ilklerinden birisinin Tanzimat'ın 100 yılı münasebetiyle 1939 yılında yayınlanan bir kitaptaki Şerafettin YALTKAYA’nın “Medreselerimiz” adlı makalesi olduğunu söyledi.

Prof. Dr. İBŞİRLİ diğer bazı çalışmaları ise şöyle sıraladı:

1924’te medreseler kapatıldıktan yaklaşık 15 yıl geçtikten sonra. 1930’lu yıllardan itibaren İstanbul Üniversitesi merkezli çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların amacı medreseleri yeniden açmak değil onları tanıtmaktır. Bahse konu çalışmaları yaptıran hocaların başında İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI gelmektedir.

Bu kapsamda ilk çalışma olarak kabul edebileceğimiz bir yazı "Tarihçe-i Tarik-i Tedris" adıyla İlmiye Salnamesi’nde yayımlanan Muallim Emin Bey’in makalesidir. Medreseler hakkında yazılan en önemli eserlerin başında 1965’te yayımlanan İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Devleti'nin İlmiye Teşkilâtı adlı kitabıdır.

Emin Bey ile Uzunçarşılı arasındaki zaman diliminde yapılan çalışmalar ise Prof. Dr. Ekmelettin İHSANOĞLU tarafından hazırlanan “Osmanlı Medrese Tarihçiliğinin İlk Safhası (1916 –1965)” başlıklı makaledir. Bunlardan başka “İlk Osmanlı Medreseleri” adıyla Mustafa BİLGE tarafından hazırlanan çalışma ve Mübahat KÜTÜKOĞLU’nun “XX. Asra Erişen İstanbul Medreseleri” adlı çalışmaları da vardır.  Kendisi tabip olduğu halde kültür hayatımız hakkında önemli çalışmaları olan Süheyl ÜNVER’in de Fatih külliyesi ve Sahn-ı Seman Medreseleri hakkında çalışmaları mevcuttur.

Prof. Dr. İNŞİRLİ, otobiyografik bir kaynak olarak Sahn-ı Seman Medreselerinde ders alan tanınmış kişilerden birisi olarak Ahmet Cevdet Paşa’yı örnek göstererek onun medresede geçen günlerini daha sonra Tezakir adlı eserinde ayrıntılı olarak anlattığını hatırlattı.

Sahn-ı Seman’da bir müderris bulunduğuna dair eleştirilere de cevap veren Prof. Dr. İBŞİRLİ, sanılanın aksine, Sahn-ı Seman’da yönetici pozisyonunda bir baş müderris olmasına karşın medresede başka müderrirlerin de bulunduğunu ve talebelerin onlardan da ders aldığını vurguladı.

Medreseler konusuında yapılan çalışmaları yetersiz bulduğunu, mevcut çalışmaların henüz derinlik kazanmadığını, daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. İBŞİRLİ, en önemli meselelerin başında müfredatın geldiğini, Osmanlı medreselerinde okutulan müfredatın henüz tam olarak bilinmediğini dile getirdi.  Bunun gibi Darülhadis medreselerinde okutulan derslerin de ne olduğunun günümüzde net olarak bilinmediğini, bunun ancak yapılacak ayrıntılı çalışmalarla ortaya konabileceğini ifade etti. Belirsizliğin sebebini irdeleyen Prof. Dr. İBŞİRLİ, bugün görülen belirsizliklerin sebebinin başında Osmanlı medreselerinde görev yapan müderrislerin verdikleri dersler hakkında o gün yazı yazmamış olmalarını gösterdi.

Prof. Dr. Fahri UNAN’ın Konuşması

Sahn-ı Seman Medreselerinin klasik İslam dünyasındaki medreselerin gelişmiş bir hali olduğunu dile getirerek sözlerine başlayan Prof. Dr. UNAN, Osmanlı'nın ilk zamanlarında kurulan medreselerin müderrislerinin, Selçuklu’nun kültür merkezi olan şehirlerden gelen müderrisler olduğunu Davudi-ı Kayseri’nin bu ilk müderrislerinden birisi olduğunu dile getirdi

Osmanlı medreselerinin akılcı geleneği temsil ettiğine dikkat çeken Prof. Dr. UNAN, Osmanlı'da kurulan ilk medreselerin İznik, Bursa, Edirne olmak üzere hep başkentlerde kurulduğunu, İstanbul feth olunduktan sonra henüz Sahnı Seman medreseleri inşa edilmeden önce eğitim hizmetlerinin aksamaması için atıl durumdaki manastırlarda ilk derslerin verilmeye başlandığını ifade etti.

Sahn-ı Seman Medreseleri dahil diğer medreselerde okutulan müfredat hakkında özellikle kitap adlarının zikredildiği kaynak bulmanın çok zor olduğunu söyleyen Prof. Dr. UNAN, eski kaynaklarda kitap isimlerinden çok genellikle tefsir, fıkıh, akait, belagat, hendese vb okutulan akli ve nakli ilimlerin adlarının geçtiğini dile getirdi.

Osmanlı’daki medreselerin eğitim anlayışından da bahseden Prof. Dr. UNAN, medreselerde bir baş müderris olmasının yanıltmamasını,  talebelerin o medresenin dışındaki alanında uzman herhangi bir hocadan da ders alabildiklerini hatırlatarak sözlerine şöyle devam etti: Osmanlı eğitim sisteminde esas olan medreselerden çok müderrislerdir. Ünlü bir medresenin talebesi konumca daha aşağıdaki bir medresede müderrislik yapan ve alanında uzman ünlü bir hocadan ders alabilirdi. Icazetlerde yani mezuniyetlerde medresenin değil müderrisin adı geçerdi.

Fatih medreselerinin genel anlamda devlete eleman yetiştiren bir okul konumunda bulunduğuna ve buradan mezun olanların kadı, kazasker, şeyhülislam vb görevlerle devletin birçok kademesinde görev yaptıklarına işaret eden Prof. Dr. UNAN, Osmanlı Devleti’nin tarihsel süreçlerinin daha rahat anlaşılabilmesi çin kuruluş, yükseliş ve gerileme şeklinde gruplandırıldığını, yapılan ilmi çalışmaların niteliğine bakıldığında bu gruplandırmaya paralel olduğunun görüldüğünü dile getirdi. 16. yüzyıla kadar yazılan eserlerin niteliğinin sonraki devirlerde görülmediğini hatta son dönemlerde telif eser yazılmasının iyice azalarak önceki dönemlerde yazılan eserlere haşiye yazılmakla yetinildiğini söyledi.

Prof. Dr. Abdurrahman ATÇIL’ın Konuşması

Osmanlı hakimiyetinin yerleşmesinin yalnızca demografik ve mimari değişimle değil bunların yanında bilginin ve eğitimin kurumsallaşmasıyla da yakından ilişkili bir süreç olduğunu hatırlatarak konuşmasına başlayan Prof. Dr. ATÇIL, bu sürecin en iddialı ve somut göstergelerinden birisinin Fatih’in inşa ettirdiği Sahn-ı Seman Medreseleri olduğunu dile getirdi.

Osmanlı Devleti’nde daha önce de medreseler inşa edildiğini fakat Sahn-ı Seman’ın ölçeği, planı ve kapladığı alan itibarıyla ilmi hayatı sistematik bir şekilde merkezileştiren ilk büyük teşebbüs olarak dikkat çektiğini vurguladı. Ayrıca Sahn-ı Seman’ın vizyonu itibarıyla İslam dünyası eğitim geleneği içinde yeni bir çağ açan özelliğe sahip olduğuna dikkat çekti.

Prof. Dr. ATÇIL sözlerine şöyle devam etti: Matbaanın yaygınlaşmadığı zamanlarda kitaba sahip olmak bir ayrıcalıktır. Kitapların sayısının sınırlı olduğu bir çağda onlara kimin ulaşabileceği önemli bir konudur. Sahn-ı Seman kitaplığı önceleri bir araştırma kütüphanesi durumundayken 18. yüzyılda halk kütüphanesi özelliği kazanmıştır.

Fatih külliyesindeki kitapların İstanbul'da Osmanlı ilmi düzeninin ve İslami eğitim hayatının yerleşmesinde son derece etkili bir rol oynadığını ifade eden Prof. Dr. ATÇIL, külliye ilk kurulduğunda bahse konu kitapların birçoğunu bizzat Fatih’in bağışladığını daha sonraki yıllarda ise bu medresede eğitim alan bazı ünlü alimlerin de kendi kitaplarını bağışladığını böylece Fatih külliyesindeki kitap sayısının arttığını dile getirdi.

Prof. Dr. Turan GÖKÇE’nin Kapanış Konuşması

Panelin değerlendirme ve kapanış konuşmasını yapan Prof. Dr. Turan GÖKÇE, 1471 yılı Ocak ayında inşa süreci tamamlanarak faaliyete başlayan Fatih Külliyesi ve Sahn-ı Seman Medreselerinin 555. yıl dönümünde panelin gerçekleştirildiğine dikkat çekti.

2008 yılında vakıflar kanununda yapılan değişiklikten sonra Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin kurulduğunu, Fatih’in vakfiyelerinde belirtilen eğitim ve ilim fonksiyonunu güncelleyerek devraldığını dile getiren Prof. Dr. GÖKÇE, üniversitenin kuruluşundan itibaren bu bilinçle hareket ettiğini ve gelişimini bu doğrultuda sürdürdüğünü söyledi.