Vakıflar Haftası çerçevesinde FSMVÜ Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından “Fatih Döneminde Mimari ve Estetik” başlıklı panel Ayasofya yerleşkesinde gerçekleştirildi.
Prof. Dr. Turan GÖKÇE,”Vakıf Medeniyeti Zarif Şehirler İnşa Etmiştir”
Panelin açış konuşmasını gerçekleştiren FSMVÜ Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürü Prof. Dr. Turan GÖKÇE, 4-8 Mayıs tarihleri arasında kutlanan Vakıflar Haftası kapsamında bu yılki temanın “Mimari ve Zarafetin Buluşması: Vakıf Medeniyeti” olarak belirlendiğini hatırlattı. Vaytiyle vakıf medeniyeti üzerinden inşa edilmiş olan bir şehir medeniyetinin sözkonusu olduğunu, bu şehir medeniyetinin de mimari zarafeti içinde barırdırdığını vurguladı. Günümüzde özellikle suriçi bölgesinde geçmişten günümüze kadar gelmiş zarif mimari eserlerimizizin hala varlığını sürdürdüğünü dile getirdi.
Prof. Dr. GÖKÇE, Fatih dönemi eserlerinin sadece büyük abidevi mimari eserlerden ibaret olmadığını, ihtiyaca göre örneğin Üsküp’te olduğu gibi Vardar nehrinin iki yakasını bir araya getiren bir taş köprü inşa ettirildiğini, yine Prizren’de şehrin ortasında, günümüzde geri kalan haliyle bile çok estetik bir namazgâhın da yaptırıldığını söyledi.
Prof. Dr. Suphi SAATÇİ, “Fatih Devri Mimarisi Klasik Mimarinin Kuluçka Dönemidir”
Panelin oturum başkanlığını yürüten Prof. Dr. Suphi SAATÇİ, Fatih dönemi mimarisinin Osmanlı klasik mimari dönemini hazırlayan çok önemli bir mimari evre olduğunu vurguladı. Bu dönemin, bir mimarın gözünden bakıldığında klasik Osmanlı üslubunun kuluçka dönemi diye yorumlanabileceğini dile getirdi.
Fatih Sultan Mehmed’in büyük bir siyasi ve askeri lider olarak görünmesinin yanı sıra yüksek bir kültür ve sanat altyapısına sahip olduğunu ifade etti. Fatih’in bu özelliğinden hareketle fetihten önce barış teklif etmesinin İstanbul’un savaşla harap olmadan alınması amacını taşıdığını vurguladı.
Fatih’in, İstanbul’da mahalleleri kurdururken hem estetik olarak baktığını hem de bir şehircilik vizyonuyla hareket ettiğini söyleyen Prof. Dr. SAATÇİ, sözlerine şöyle devam etti: “Fetihten sonra 200 civarında mescit inşa edilmiştir, fakat en muhteşem eserlerden birisi 44 dönüm arazi üzerine inşa edilen Fatih Külliyesi’dir. Süleymaniye Külliyesi 40 dönümdür, Fatih Külliyesi ondan dört dönüm fazladır. Günümüzdeki mevcut hali ilk yapıldığı asli halinden küçültülmüştür. Günümüzdeki Fatih Camii, Fatih zamanında yapılan camii değildir. 1766 yılında meydana gelen depremden sonra tamamen yıkılmış, III. Mustafa döneminde şimdiki haliyle yeniden inşa edilmiştir. Camiide kullanılan bazı parçalar ise Fatih döneminden kalmıştır”.
Fatih’in inşa ettirdiği bir diğer eser olan Çinili Köşk’ten de bahseden Prof. Dr. SAATÇİ, bu eserin İran üzerinden Anadolu’ya gelen Ortaasya mimarisinin tek temsilcisi olduğunu, Selçuklu çini geleneğiyle tezyin edildiğini dikkatlere sundu. Topkapı Sarayı’na ve ona yapılan eklemelere de değinen Prof. Dr. SAATÇİ, Topkapı Sarayı’nın Abdülmecid zamanına kadar eklemeler yapılarak geliştirildiğini bu haliyle Osmanlı sivil mimarisinin her döneminden izler taşıdığını söyledi.
Fatih döneminde İstanbul’da yapılan bazı eserlerin mimari üslübunu anlattıktan sonra özellikle Mahmud Paşa Türbesine dikkat çekti. Türbenin sekizgen planlı inşa edilmesinin bu türbeye özel olduğunu söyledi ve Osmanlı’da ileriki yıllarda böyle bir türbenin benzerinin inşa edilmediğine dikkat çekti.
Doç. Dr. Mustafa Çağhan Keskin, “İstanbul yüz yılda hızlı bir mimari gelişim gösterdi”
Fatih devri mimarlarını ve dönemin mimari gelişimini anlatan Doç. Dr. Mustafa Çağhan KESKİN, İstanbul’un fethinden önce, mimarlar ocağı henüz kurulmamışken mimarların bağımsız hareket ettiğini, şehirden şehire seyahat ederek farklı kentlerde çalıştıklarını dile getirdi.
II. Murad dönemine kadar olan mimarlardan bahseden Doç. Dr. KESKİN, I.Murad zamanında savaş esiri olarak alınmış bir mimarın varlığının bilindiğini fakat adı konusunda kesin bilgi bulunmadığını söyledi. İvaz Paşa’nın da bir devlet adamı ve asker olmasının yanı sıra Bursa'nın sembollerinden Yeşil Camii’nin planını çizen, yapımını üstlenen bir mimar olduğuna dikkat çekti. Ömer bin İbrahim adlı bir mimarın ise üç kitabede adına rastlandığını ifade etti.
Osmanlı'nın erken dönem mühendislik ve mimarlık tarihinde önemli bir yere sahip olan Mimar Muslihiddin’den de bahseden Doç. Dr. KESKİN, bu mimarın Ergene Nehri üzerindeki Uzunköprü’yü inşa ettiğini, Üç Şerefeli Camii adıyla bilinen camii de onun yaptığını söyledi. Üç Şerefeli Camii’de ilk defa bir avlu denemesi yapıldığını, ayrıca tek kubbeli camiiye geçişin de ilk örneği olma özelliğini taşıdığını kaydetti.
Doç. Dr. Mustafa KESKİN sözlerine şöyle devam etti, “Osmanlı mimarisi Ayasofya’yı gördükten sonra bir karar vermesi gerekiyordu. Ya onu dışlayacak ve yapılarda eskisi gibi beden duvarları üzerine kubbe mimarisini devam ettirecek ya da Ayasofya’yı örnek alarak ve onu çeşitlendirerek merkezi kubbe etrafına küçük kubbelerden ekler yapacaktı. Ayasofyayı benimsedi”.
Fatih dönemi mimarlarına dikkat çeken Doç. Dr. KESKİN, bunlardan en önemlilerin başında Atik Sinan’ın geldiğini, Fatih külliyesini bazı kaynaklarda yazdığı üzere onun yaptığını dile getirdi. Atik Sinan’ın azat edilmiş gayri müslim bir köle olduğunu, ailesinin hristiyan olarak İstanbul’da yaşamaya devam ettiğini söyledi.
Atik Sinan’ın Fatih Külliyesinin açılışından yaklaşık dokuz ay sonra Fatih tarafından öldürtüldüğünü hatırlatan Doç. Dr. KESKİN, bu ölüm üzerine uydurulan dövülerek öldürüldüğü, ellerinin kesildiği gibi hikâyelerin gerçeği yansıtmadığını, öldürüldükten sonra vakfının ve mallarının da müsadere edilmediğini dile getirdi.
Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Vefa ÇOBANOĞLU, “Fatih Külliyesi Adeta Bir Şehir Gibidir”
Ayasofya’nın salı günü gerçekleşen fetihten hemen sonra cuma günü ibadete hazır hale getirildiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi ÇOBANOĞLU, daha sonra medrese eklenerek İstanbul’un en önemli külliyelerinden biri haline geldiğini söyledi.
İstanbul’un imar faaliyetlerinde ilk eserlerden birisinin Eski Saray denilen bugün İÜ Beyazıt kampüsü olarak kullanılan alanın saray alanı olarak düzenlendiğini söyleyen ÇOBANOĞLU, daha sonra Bizans devrinde dört kuleli şeklinde var olan yapıya üç kule daha ilave edilerek Yedikulehisarı’nın tamamlandığını ifade etti. 1460 yılında bugün Kapalıçarşı olarak bilinen yerde bir bedesten inşa edildiğini daha sonra bir bedesten daha ilave edilerek etrafındaki sokakların da üzerleri örtülüp alanın genişletildiğini anlattı. Cevahir ve Sandal adlı iki bedestenin bugün Kapalıçarşı’nın içinde özgün mimarileriyle hala yaşadığına dikkat çekti
İstanbul’un en önemli mimari yapılarından Mahmud Paşa Külliyesinin kuruluşunu anlatan ÇOBANOĞLU, sözlerine şöyle devam etti: “Bu külliyede cami, türbe, han, hamam vb birçok bina bulunmaktadır. Bu yapıya daha sonra medrese ve imaret de eklenmiştir. Kürkçü Han olarak bilinen yapı da bu külliyenin bir parçası olarak inşa edilmiştir. Külliyedeki türbenin taş duvarlarına bir nevi çiniler kakılmıştır. Bu usul pek karşılaşılan bir yöntem değildir. İstanbul’da bir örneği daha yoktur. Sonraki yüzyıllarda Üsküp’te buna benzer bir türbe yapılmıştır fakat o çok daha sadededir”.
Bu eserlerden başka Murat Paşa külliyesinden geriye kalan camiinin Vatan caddesi. ile Millet caddesinin kesiştiği noktada bugün hala ayakta olduğunu, Mahmutpaşa hamamından sonra yapılan en büyük hamam olan Küçük Mustafa Paşa hamamının Cibali’de 1477’de tamamlandığını söyledi. Devrin yatay iki yarım kubbeleri olması bakımından birbirine benzer iki camii mimarisinden birisinin Eyüp Sultan Camii diğerinin Şeyh Vefa camii olduğunu, bunların Osmanlı’daki ilk örnekler olmasının önemine dikkatlere sundu.
Fatih döneminin asıl önemli büyük külliye mimarisi örneğinin bütün Osmanlı coğrafyasında tek elden planlanan en büyük külliye olması bakımından Fatih Külliyesi olduğunu vurgulayan Ahmet Vefa ÇOBANOĞLU, bu külliyenin adeta bir şehir gibi her türlü ihtiyacın kendi bünyesinde karşılandığı büyük bir yapı grubu özelliği gösterdiğine dikkat çekti. Bu külliyenin Rönesans etkisinde yapıldığının iddia edilemeceğini ancak Fatih Külliyesinin rönesans yapıları gibi tamamen simetrik kurgulandığını belirtti. Bursa’daki külliye örneklerinde arazi durumuna göre asimetrik yapılmış yapılarla karşılaşıldığını simetrik külliye örneklerinin Fatih Külliyesi’nden sonra Edirne ve Amasya gibi şehirlerde de görüldüğünü ifade etti.
ÇOBANOĞLU , bazı kaynaklarda Fatih Camii’nin Havariyyun kilisesi kalıntıları üzerine inşa edildiği bilgisinin yer aldığını fakat bu bilgiyi doğrulayacak bir kanıtın bulunmadığını söyledi. İlk yapılan Fatih Camii’nin günümüze ulaşmadığını, ilk mimarisinde mihrab yönünde bir yarım kubbe, yanlarda üçer kubbe, bir son cemaat yeri ve revaklı avludan oluşan plana sahip olduğunu, bunun 16.yüzyılda yapılan bir çizimde iki minareli haliyle açıkça görüldüğünü dile getirdi.
Konuşmasına devam eden Dr. Öğr. Üyesi ÇOBANOĞLU, “Fatih’in türbesinin deprem sonrası asıl yerinden taşındığı yüksek ihtimalle doğrudur. Bugünkü türbenin altından Camii’nin mihrap duvarına doğru bir tünelin varlığı kesindir. Fatih’in naaşı türbenin altında değil tünelin ucunda cami tarafında olmalıdır” diyerek 1766 depremi sonrasında Fatih’in türbesinin taşınıp taşınmadığı tartışmalarına açıklık getirdi.
Arşivlerde bulunan ve Fatih Camii’ne ait olduğu anlaşılan plan veya çizimlere de değinen ÇOBANOĞLU, camii için birden fazla plan yapılmış olma ihtimalinin yüksek olduğunu dile getirdi.
Prof. Dr. Hüsrev SUBAŞI, “Nakkaşhane, Güzel Sanatlar Akademisi Gibidir”
Panelin son konuşmacısı olarak söz alan Prof. Dr. Hüsrev SUBAŞI, Topkapı Sarayı ilk yapıldığında “nakkaşhane”nin kullanılmaya başlandığını vurgulayarak nakkaşhanenin bir nevi saraydaki güzel sanatlar akademisi olarak çalıştığına dikkat çekti.
Fatih dönemini hat sanatları ve tezyinat üzerinden değerlendiren Prof. Dr. SUBAŞI, devrin en önemli hat sanatçıları Yahya bin Sofi ve onun kendisi gibi hattat olan oğlu Ali bin Sofi’nin hat sanatlarından örnekler gösterdi. Edirne’de Üç Şerefeli Camii adıyla bilinen camiinin klasik öncesi mimarinin en güzel örneklerinden biri olduğunu söyledi ve Edirnelilerin, "Selimiye’nin yapısı, Üç Şerefeli’nin kapısı, Eski Cami’nin yazısı" diyerek şehirdeki camiileri yaygın bilinen özellikleriyle özetlediklerini dile getirdi. Eski Camii’deki bahse konu yazının dönemin ünlü hattatı Yahya Sofi’ye ait olduğunu, aynı hattatın Fâtih Camii'nin avlusunda bulunan çini ve kitâbeleri de yazdığını dikkatlere sundu. Fatih Camii avlusunun dış cephesinde bulunan hatta uygulanan kakma tekniğinin eşine ender rastlanan bir teknik olduğunu ifade etti.
Topkapı sarayında aynı hattatın oğlu Ali tarafından yazılan müsenna ve satır istifi hatların günümüze kadar ulaştığını ve bunların hat sanatının en güzel örneklerinden olduğunu dile getirdi. Yine dönemin önemli mimari eserinden olan Mahmud Paşa Camii’nin kapısındaki celi sülüs hattının henüz başlangıç aşaması örneklerinden olduğunu Murad Paşa Camii’ndeki Rabbena ayetinin müsenna tarzında yazılmış güzel bir hat örneği olarak güzel yazı tarihindeki yerini aldığını söyledi.
Prof. Dr. SUBAŞI, Fatih dönemindeki güzel yazı ve tezyinat örneklerinin sadece mimari yapılarda değil Fatih’in kütüphanesindeki kitaplarda da en güzel örnekleriyle yer aldığını dile getirdi.
Panelin sonunda panel katılımcılarına teşekkür belgesi ve hediye takdim edildi.