Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezinin düzenlediği "Selçuklu Vakıfları" başlıklı program, Prof. Dr. Sadi S. KUCUR'un sunumuyla FSMVÜ Ayasofya Yerleşkesinde gerçekleştirildi.
“Vakıflar Çok Boyutlu Müesseselerdir”
Selçuklu vakıfları hakkındaki çalışmalarına doktora döneminden beri çeşitlendirerek devam eden Prof. Dr. Sadi S. KUCUR, sözlerine vakıf konusunun çok boyutlu olduğuna dikkat çekerek başladı. Vakıf konusunun sadece tarih alanının değil ikitisat tarihi, sosyal tarih ve hukukun alanına girdiğini dile getirdi. Bu bağlamda vakıf müessesesini tek boyutla ortaya koymanın imkanzızlığına değindi.
Prof. Dr. KUCUR sözlerine şöyle devam etti: Vakıf kısaca şöle meydana gelir: Vakfedilecek şey vakfeden kişiden çıkarılarak vakıf bünyesinde tüzel bir kimlik kazandırılır. Vakıf ilk başlangıç olarak Peygamber dönemine kadar götürülürse de müessese olarak çok daha geç dönemde teşekkül etmiştir. Vakfın mahiyeti çeşitli mezhepler tarafından çeşitli yönleriyle tartışılmıştır. Örneğin Hanefi mezhebinde İmam-ı Azam’a göre vakıf borç verilen bir şeydir. Fakat İmameyne göre durum farklıdır. İmam’ı Ebu Yusuf’a göre bir kişinin vakaftü (=vakfettim) demesiyle vakıf gerçekleşir. İmam’ı Muhammed bunu da yeterli bulmaz ve bir mütevelli tayin edilmiş olmasını şart koşar.
Vakfın Osmanlılardan önce Abbasiler, Eyyubiler ve Selçuklular’da da yaygın örneklerinin görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. KUCUR, sadaka, infak, karz-ı hasen, zekat vb İslamın önerdiği bir çok hayır teşebbüslerinin var olduğunu, bunların ortak yönünün uhrevilik olduğunu, bu yüzden fazla görünürlüklerinin bulunmadığını dile getirdi. Bunun sebebinin takvaya uygun olarak sağ elin verdiğini sol elin bilmemesinin gerektiği bir inançtan kaynaklandığını, sadaka taşlarının bunun makbul örneklerinden birisi olduğunu ifade etti.
Buna karşılık vakfın bu hayır teşebbüsleriyle kıyaslandığında görünür olduğunu, vakfedenin adını yaşattığını söyleyen Prof. Dr. KUCUR, vakfın hem dünyevi hem de uhrevi özelliğinin bulunduğunu dile getirdi.
Selçuklu Vakıflarının Özelliği
Prof. Dr. KUCUR, vakıfta aslolanın vakfedilen şeyin vakfedenin mülkiyetinde olmasının gerektiğini, bu tür vakıflara sahih vakıflar dendiğini, fakat birçok vakfın mahiyet olarak böyle olmadığını, özellikle Selçuklu’da kurulan vakıfların mallarının birçoğunun yüzde yüz vakfedenin malı olmadığını, bilhassa arazi tahsislerinin kamu yararı bulunduğundan devlet tarafından miri arazilerden karşılandığını söyledi. Bu tür vakıflarda arazilerin mülkiyetinin devlete ait olmakla beraber gelirlerinin vakfedenin vakfına bırakıldığını ifade eden Prof. Dr. KUCUR, “Böylece devletin sağlaması gereken birçok hizmet bu vakıflar tarafından karşılanmıştır. Bazı vakfiyelerde bu süreç anlatılmıştır” dedi.
Selçuklu’da vakıf kurucularının çoğunlukla sultanlar, şehzadeler, vezirler, beylerbeyleri gibi devlet erkânı olduğunu, bunlardan başka âlimler, âhiler, şeyhler ve sivil halktan kişilerin de vakıf kurduğunu dile getiren Prof. Dr. KUCUR, Selçuklu vakıf araştırmalarının kaynakları olarak vakfiyelere de değindi ve sözlerine şöyle devam etti:
Günümüze 60 civarında Selçuklu döneminden vakfiye ulaşmıştır. Bunların çoğu surettir. Bu suretler sonradan özellikle Osmanlı zamanında düzenlenmiştir. Bunların içinde 19.yüzyılda yazılan suretler de bulunmaktadır. Vakıf müessesesi devam ettiğinden günün şartlarına göre suretler yenilenmiştir. Mesela zaman içinde Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemine gelene kadar para birimleri değişmiş olabilir. Ücretler, gelirler, yer adları değişmiş olabilir. Suretlerin çıkarıldığı günkü fiili duruma göre bunlar güncellenmiştir.
Programın sonunda FSMVÜ Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim kurulu üyesi Prof Dr. Fehamettin BAŞAR tarafından kendisine katılımları için bir teşekkür plaketi ve hediye takdim edildi.