FSMVÜ Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen Ayasofya Tez Sunumları başlıklı programın ilk konuğu Dr. Öğr. Üyesi Emine ÖZTANER, “Nur Banu Sultan'ın Üsküdar'daki Vakıf Mahallesi: Mahalli-i Ma‘mure’nin İnşası, Nüfuslandırılması ve Yönetimi (16 ve 17 yüzyıllar)” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi.
Tez Konusunun Seçimi
Tez konusunu nasıl seçtiğini anlatarak sözlerine başlayan Emine ÖZTANER, yüksek lisans tez süreci sırasında bir ödev gereği 56 numaralı sicil defterini inceleme fırsatı bulduğunu anlattı. Normalde sicil defterlerinde birçok konudan bahsedildiği halde bu sicil defterinde sadece Mahalle-i Ma‘mure adlı bir mahallede meydana gelen ve kadılık makamına akseden olaylardan bahsedilmesinin ilgisini çektiğini, hocalarının da teşvikiyle bunu doktora tez konusu olarak çalışmaya karar verdiğini dile getirdi.
Nurbanu Sultan Mahallesinin Oluşumu
Üsküdar’ın Nurbanu Sultan külliyesinin yapımından önce aslında sahil şeridinde kurulmuş bir kasabadan ibaret olduğunu hatırlatan ÖZTANER, 1570 yılına gelindiğinde Üsküdar’da yeni ve çok kapsamlı bir inşaat faaliyetine girişildiğinin görüldüğünü ifade etti. Bu yeni inşaat sürecinin kıyı kesimindeki Üsküdar'ın içinde değil görece kıyı şeridinden daha yukarıda bağların bahçelerin olduğu, insan yerleşiminin bulunmadığı bir alanda gerçekleştirildiğini dile getirdi. Diğer benzer projelerde olduğu gibi Nurbanu Sultan külliyesi için de öncelikle bölgeye su getirildiğini, daha sonra külliyenin parçası olarak halkın sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak aşevi, sıbyan mektebi, şifahane ve çarşı gibi yapıların yapıldığını akatardı. Böylece Nurbanu Sultan külliyesinin ve etrafındaki mahallenin teşekkül ettiğini söyledi.
1580 yılında Mahalle-i Ma‘mure’de bir kadı naibliğinin kurulduğuna dair arşiv kayıtları tespit ettiğini ifade eden ÖZTANER, 56 numaralı sicil defteri incelediğinde bir kadı naibi tarafından verilen 1583 tarihli mahkeme kararına rastladığını dile getirdi. Elde dilen belgeler ışığında Mahalle-i Ma‘mure’nin o tarihlerde bir kadı naibi atanacak düzeyde yerleşim yeri haline gelmiş olduğunu dile getirdi.
ÖZTANER sözlerine şöyle devam etti: “Çalışmalarım sırasında elde ettiğim bulguların tamamını harita üzerine işleyerek çalıştım. Bu şekilde haritalandırarak çalıştığımızda bazen metinlerin içinde fark edemediğimiz konuları harita üzerinde fark eder duruma geliyoruz. Bahse konu dönemle alakalı iki adet tahrir defterini yani dönemin vergi mükelleflerini listeleyen defterleri incelediğimde şöyle bir sonuçla karşılaştım. Üsküdar’da 1530 yılında, sekiz mahallesine dağılmış bir medrese, iki cami, iki manastır, üç mescit ve iki hamam bulunmaktaydı. 1560 yılına geldiğinde ise sekiz olan mahalle sayısı on sekize yükselmiştir. Nüfus sayısı da neredeyse iki kat artarak 2200 civarına gelmiştir.
Tahrir defterlerini incelediğimde Mahalle-i Ma‘mure’nin tahrir defterlerinde yer almadığını fark ettim. Kadı sicillerinde olduğu halde tahrir defterlerinde bazı mahallelerin adının bulunmaması son derece dikkat çekiciydi. Bu durum gösteriyor ki sadece tahrir defterlerinden yola çıkılarak yapılan araştırmalar noksan olabilir. Neden Tahrir defterlerinde bazı mahalleler yoktu? Çünkü tahrir defterlerinde yer almayan bu alanlar vakıf sahalarıydı. Bu mahallelerde yaşayanların vergileri Üsküdar emini tarafından toplanmadığından tahrir defterlerinde bu insanların kayıtları bulunmuyordu. Valide külliyesinin etrafı güneyde Karacaahmet, daha yukarıda Ermeni mezarlığına kadar olan kısımlar hep Nurbanu Sultan vakfının sahası olduğu için buralarda yaşayanların vergileri vakıf mütevellisi tarafından toplanıyordu.”
Mahalle-i Ma‘mure’nin Sınırları
Mahalle-i Ma‘mure’nin sınırları hakkında bilgi veren Emine ÖZTANER, buranın bir mahalle değil birkaç mahalleyi içine alan geniş bir vakıf bölgesi olduğunu dile getirdi. Üsküdar'ın hemen üst tarafında neredeyse Üsküdar kadar büyük yeni bir yerleşim alanı teşekkül ettiğini, bu yeni yerleşim alanının nefs-i Üsküdar dediğimiz bölgeden ayrı olarak kendi yönetiminin bulunduğunu söyledi. Buna göre Üsküdar’ın yönetimleri ayrı iki kentsel birimden oluştuğunu, nefs-i Üsküdar'ın kendi emini ve kadısının bulunduğunu, vakıf mütevellisinin ise kendi bölgesinde adeta bir eyalet valisi gibi ayrı bir yönetici olarak hareket ettiğini ifade etti.
Konuşmasına devam eden ÖZTANER, “Nurbanu Sultan’ın Külliye’si sslında vakıf mahallesinin küçük bir kısmını kapsamaktadır. Anlaşıldığına göre Nurbanu Sultan'a tahsis edilen arazi çok daha büyük bir arazidir. Mütevelli vakıf mahallesi'nin hem ekonomisinden hem de güvenliğinden sorumludur. Bu bölge için adeta özel bir bölge ifadesi kullansak yanlış olmaz. Nefs-i İstanbul'dan ayrı olarak vakıf bölgesine başka bir kadı naibi atanmıştır. Bölgenin özel durumundan dolayı burada yaşayan halk ile vakıf arasında bir anlaşmazlık meydana geldiğinde bu işlerde uzman bir kadının davalara bakması gerekmektedir. İşte bu kadı naibi, Üsküdar kadısından farklı olarak bu konularda uzmanlaşmış birisi olarak vakıf bölgesindeki davalara bakmaktadır. Yani vakıf mahallesindeki halk sorunları için Üsküdar kadısına değil mahalledeki kadı naibine başvurmaktadır. Dolayısıyla buradaki kadı sicilleri Üsküdar'daki kadı sicillerinden farklı olarak tutulmaktadır.
19 yüzyılda II. Mahmut tarafından yazılmış bir fermandan anlaşıldığına göre, Nurbanu Sultan vakfının sınırlarının yeniden tespit edilmesi emredilmektedir. Buna göre 16. yüzyılda aslında Nurbanu Sultan mahallesinin sınırları tespit edilmiştir. Fakat geçen süre zarfında bazı değişiklikler olduğu. vakıf mahallesi ile nefs-i Üsküdar mahalleleri arasında bir iç içe geçişlik olduğu anlaşılmaktadır. Bundan kaynaklı olarak iki mahallenin kesiştiği yerlerde vergileri Üsküdar’ın mı yoksa vakıf mütevellisinin mi toplayacağı anlaşmazlık konusu olmuştur. Anlaşmazlığın giderilmesi için II. Mahmut, Nurbanu Sultan vakfı mahallesinin sınırlarının yeniden tespit edilmesini emretmiştir”.
Bu anlaşmazlığın somut örneklerinden birisi olarak iki mahallenin kesiştiği yerde vefat eden Fatma Hanım isimli mahalle sakinini örnek veren ÖZTANER, mirasçısı bulunmayan Fatma Hanım'dan kalan malların vakıf tarafından mı yoksa nefs-i Üsküdar tarafından mı alınacağının tartışma konusu olduğunu, vakıf mütevellisi ile Üsküdar emini arasında meydana gelen anlaşmazlığın çözülemediğini ve saraya, sultan'a kadar gittiğini anlattı. Bu olay üzerine vakıf mahallesinin sınırlarının yeniden belirlenmesi için sultanın bahse konu fermanı çıkardığını dile getirdi.
Menzil Külliyesi Olarak Mahalle-i Ma‘mure
Sözlerine devam eden Dr. Emine ÖZTANER, “Araştırmayı genişletmem gerekti birçok arşiv belgesi, Venedikli elçilerin raporları, seyahatnameler, hatıratlar ve bazı risaleler olmak üzere birçok kaynak inceledim. Bütün bu kaynakları incelerken çapraz okumalar yapmak durumunda kaldım. Hatta o dönemde kurulan farklı külliyelerin vakfiyelerini de inceledim. Araştırmalarım sonunda vardığım kanaat şudur:
Aslında yapılmak istenen Üsküdar'ın üst tarafında bir külliye kurmak ve Üsküdar'ın sınırlarını biraz daha genişletmek değildir. Bir devlet politikası olarak 16. yüzyılda özellikle güneyde Halep, Şam gibi vilayetlerin kontrol altına alınmasıyla Osmanlı padişahlarının bir görevi de bu güzergah üzerinde seyahat eden kervanların ve hac yolcularının güvenliğini sağlamak olmuştur. Bunun için hac güzergahı üzerinde menzil külliyeleri kurmuşalar ve kurulmasını teşvik etmişlerdir. Menzil külliyeleri genellikle bir günlük yürüme mesafesinin sonunda kurulan, yolculara dinlenip alışveriş yapabilme, binek hayvanlarını değiştirebileme imkanları sunan bir nevi kervansaraylardır”.
Gümrük Sahası Olarak Mahalle-i Ma‘mure
Dr. Emine ÖZTANER, Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii'nin olduğu bölgede bir gümrük limanı bulunduğunu ve deniz yoluyla gelen malların burada kayıt altına alınarak İstanbul'a dağıtıldığını hatırlattıktan sonra, zaman ilerledikçe ticaret kervanlarının ürünlerinin çeşitlendiğini, meydana gelen yoğunluğu aşmak için yeni gümrük sahalarına ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Ticaret kervanlarının yanı sıra her geçen yıl hacca gidenlerin sayısında artış meydana geldiğini, hac kafilelerini ağırlamak için yeni mekanlara ihtiyaç duyulduğunu, Nurbanu Sultan külliyesinin ticari kervanların gümrük işlemi yapabilecekleri, hac yolcularının dinlenebilecekleri bir alan haline geldiğini, Nurbanu Sultan külliyesinin adeta bir menzil kasabası olarak konumlandırıldığını anlattı.
Mahalle-i Ma‘mure’nin Nüfuslandırılması
Bölgenin nüfuslandırılması konusuna değinen ÖZTANER, 1570 yılından itibaren bölgenin parsellere ayrılmaya başlandığını ifade ederek bu parsellerin eşit büyüklükte parseller olmayıp, yerleşecek olan ailenin durumuna göre farklı büyüklükte olduğunu söyledi. 1573 yılına ait belgelere bakıldığında bölgeye bir imam atandığını tespit ettiğini, buna göre imam atanacak kadar bir Müslüman nüfusun oluştuğunu, Müslüman nüfusa paralel olarak gayri müslim nüfusun da bölgeye yerleştiğini dile getirdi. Özellikle Anadolu'da meydana gelen Celali isyanlarından bunalıp göç etmek durumunda kalan halk için Üsküdar'daki Nurbanu Sultan mahallesinin tercih edilebilir bir yaşam alanı olduğunu, bu sayede kısa sürede Nurbanu Sultan mahallesinin on iki mahalleyi ihtiva eden büyük bir yerleşim yerine dönüştüğünü söyleyen ÖZTANER sözlerine şöyle devam etti:
“Tahrir defterlerine bakıldığında Üsküdar’da vergi ödeyenler arasında gayrimüslim nüfusun neredeyse hiç olmadığı görülmektedir. Fakat Mahalle-i Ma‘mure yani Nurbanu Sultan mahallesindeki kayıtlara baktığımızda gayrimüslim nüfusun varlığını görmekteyiz. Bunların ilk yerleşimleri inşa faaliyetleri sırasında gerçekleşmiş olmalıdır. Lağım ustaları, taş ustaları, inşaat ustaları ilk yerleşenler arasındadır. Daha sonra Karaman'dan Rumlar, deri işi ile uğraşan Yahudiler bu bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlardan başka önemli sayıda Kıpti nüfusun olduğunu görmekteyiz. Gayrimüslim nüfusun bu bölgede yerleştiğini cizye defterlerinden takip edebilmekteyiz. Gayri müslimler kaydedilirken özellikle fiziki özellikleri yazılarak kaydedilmektedir Bunun sebebi de diğer vakıflarda kayıtlı olan Yahudilerle Nurbanu Sultan mahallesinde kayıtlı olan Yahudilerin birbirine karışmasını önlemektir”.
Mahalle-i Ma‘mure’nin ilk kuruluş yıllarında gayrimüslimler ile Müslümanların birbiriyle iç içe yaşadığını, 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başından itibaren yaşam merkezlerinin farklılaştığını ifade eden ÖZTANER, bu ayrışmanın keskin bir ayrışma olmadığını, bazı yerlerde sadece bir sokak arayla Ermeni mahallesi, Rum mahallesi, Yahudi mahallesi gibi çeşitli mahallelerin kurulduğunu aktardı. ÖZTANER’e göre vakıf mahallesine yerleşmenin cazip olmasının sebeblerinden birisi de vakıf reayası olanların bazı vergilerden örneğin olağanüstü hallerde alınan avarız vergilerinden muaf tutulmalarıdır.
ÖZTANER’in bildirdiğine göre gayrimüslim vakıf ve reayasının sayısı arttıkça zamanla bir mezarlık ihtiyacı doğmuş, Nurbanu Sultan vakfının mütevellisinden ölülerini gömmek için bir mezarlık yeri talep etmişlerdir. Günümüzdeki Ermeni ve Rum kabristanlığı böyle bir durumun sonucunda meydana gelmiştir.
Mahalle-i Ma‘mure’nin Ekonomik Gücü
Nurbanu Sultan külliyesinin büyüklüğünü Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sinde Üsküdar’daki Mihrimah Sultan külliyesi ile Nurbanu Sultan külliyesini kıyaslayarak anlattığını ifade eden ÖZTANER, Nurbanu Sultan külliyesinin gelirlerinin incelendiğinde Süleymaniye ve Fatih külliyeleriyle yarışacak düzeye ulaştığını dile getirdi. Gelir artışının sebepleri üzerinde duran ÖZTANER, Nurbanu Sultan mahallesi kurulduktan sonra, Üsküdar’daki at pazarının buraya taşındığını, Sultan 3. Murat’ın fermanıyla Anadolu’dan gelen kervanların burada konaklayıp gümrük, alış veriş, yeme içme ve konaklama işlemlerini burada yaptıklarını böylece vakıf mahallesinin Üsküdar’ın giriş-çıkıp kapısı özelliği kazandığını ve ekonomisinin iyice geliştiğini dile getirdi.
Programın sonunda FSMVÜ Rektör yardımcı ve Vakıf Kültürü ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürü Prof. Dr. Turan GÖKÇE tarafından, Dr. Emine ÖZTANER’e katılımlarından ötürü bir teşekkür pilaketi ve hediye takdim edildi.